Mürtedin Hayat Hakkı

By | 19 Kasım 2014

İnanca Davet Konusunda İslam’ın Genel Tavrı

İslam’a göre iman, temelinde marifet ve muhabbetin bulunduğu irade hürriyetine dayanan bir ‘tasdîk’tir.1 Nitekim bu açıdan din, ‘insanları kendi ihtiyarlarıyla, bizzat hayra sevk eden/yönlendiren ilahî kurallar mecmûu’ olarak tarif edilmiştir.2

 

Kur’ân-ı Kerim’de doğrudan zorlama anlamını ifade eden ‘icbar’ kelimesi yerine ‘ikrah’ kelimesinin kullanılması da dikkat çekicidir. Kur’ân’da bu ikincisi kullanılarak “Dinde ikrah yoktur”3 denilmiştir. İkrah kelimesi, inancın oluşumu noktasında derin bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. İkrah kavramının kökünü oluşturan ‘kerh/kürh’ kelimesi, ‘rıza ve muhabbetin hilafına delalet eden’4 bir kelime olup hoşnutsuzluğu ve rızasızlığı dile getirmektedir.

 

Özellikle inanç noktasında zorlama, ikna ve muhabbet zemininde bağlanıp teslim olmayı değil, ikrahı (tiksinmeyi ve nefreti) doğurur ki bunlarla, kalbin/zihnin huzur ve sükûnuna vesile olan imanın barışık olması düşünülemez. Kaldı ki Kur’an’ın bizden talep ettiği iman gaybe imandır. Hiç kimsenin böyle bir ikrah ile gaybe imana ulaşması sağlanamaz. Esasında aksi bir uygulama Kur’an’ın ruhuna da aykırı düşer. Çünkü Kur’an prensip olarak hiç kimseye zor kullanarak dini kabul ettirmeyi hedeflemez. Onun hedef ve maksadı kişilerin inançlarını, iradeleri doğrultusunda bir marifet/bilgi temeline oturtmaktır. Bunu gerçekleştirirken de bilgi aktarma ve yol gösterme misyonunu üstlenen kimselere, muhataplarına karşı tehdit ya da zor kullanma hakkı tanımaz. Bu konu Kur’an’da birçok âyetle açıklığa kavuşturulan bir husus olmuştur: “(Ey nebi, sen gerçekleri) hatırlat, çünkü sen ancak bir hatırlatıcı/dile getiricisin, onların üzerinde bir zorba değilsin.” 5

 

Özetle ifade edecek olursak dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. O, insanların seçimini esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar. Seçiminin uhrevî sonucunu kendisine hatırlatır ve hangi inancı tercih edeceği konusunda muhatabını serbest bırakır.6 Zaten insanın sorumluluğunun büyüklüğü de bundan dolayıdır.

 

Giriş mahiyetindeki bu açıklamadan sonra şimdi dinden dönenlerin durumuyla ilgili İslam’ın öngördüğü ceza ve bunun hikmet/maslahat yönüne temas edebiliriz.

 

Kur’an ve Hadislerde Mürted

 

Kur’an’da irtidatla ilgili pek çok âyet bulunmasına rağmen, irtidat edenlere nasıl bir dünyevî ceza verilmesi gerektiğine dair bir âyet bulunmamaktadır. İlgili âyetlerin bir kısmında, İslam’dan çıkıp inkâr içinde ölenlerin yaptıkları amellerin boşa gideceği ve kendilerinin ebedî cehennemde kalacağı bildirilmiştir.7 Bir kısmında ise yine imandan sonra inkara girenlerin elim/kötü akıbetleri haber verilerek, onlara bir daha Allah’ın hidayeti nasip etmeyeceği ve de böylelerinin üzerinde Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların lanetlerinin olduğu dile getirilmiştir.8 Kısaca, ilgili âyetlerin hiçbirinde Kur’an’da, küfür ya da şirke geri dönenlere (mürtedlere) ölüm cezasının uygulanması gibi bir hüküm söz konusu edilmemiştir. Kur’ân’ın bu konudaki vurguları, ‘dinden dönüp inkâr içinde ölen kimselerin yapmış oldukları amellerin gerek dünyada gerekse ahirette boşa çıkmış olacağı etrafında yoğunlaşmaktadır. Bu ise, nihaî tahlilde mürtede verilmiş en büyük cezadır, çünkü amellerin boşa/hiçe çıkarılmış olması onun ebedi olarak cehennemde kalmasını gerektirmektedir.

 

Kur’an’da irtidat kelimesi zikredilmeksizin konuyla ilgili olarak başka âyetler de vardır. Mesela Nisa suresinde yer alan bir âyette şöyle denilir: “Onlar ki iman ettikten sonra inkâr ettiler. Sonra tekrar iman edip sonra inkâr ettiler. Sonra da inkârlarını artırdılar. İşte onları Allah ne affeder ne de doğru yola çıkarır.”9 Bir sonraki âyetten de anlaşılmış olacağı üzere, bunlar müslüman olduğunu söyleyip iki de bir putperestliğe dönen münafıklardır. Tevbe ettikten sonra imanda bir türlü sebat gösteremeyen bu insanlar irtidatı alışkanlık haline getirmiş bulunuyorlardı.

 

Dikkatlerimizi çeken bu âyette, ilgili insanların birden fazla kez dini kabul ve irtidatları söz konusu ediliyor ve bunun da onların inançsızlıklarını artırdığı söyleniyor, ama öldürülmelerine dair bir şey söylenmiyor. Şayet –iddia edildiği gibi- kişi, sırf dinden dönmüş olması sebebiyle öldürülmüş olsaydı, dinden ilk dönmüş olduğu sırada onların öldürülmeleri gerekmez miydi? Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da şudur: Eğer bu dînen gerekli idiyse, peygamberin ilk irtidatta bu emri yerine getirmesi icap etmez miydi?

 

Buradan şu noktaya gelmek istiyoruz. Mürtede dinden çıktığı için değil, sözlü veya fiili bir saldırıyla dine karşı çıktığı için ilgili ceza verilmektedir. Yani dinden çıkmak suretiyle inkara girmiş (mürted) birisinin -müslümanlar için karşıt bir cephe oluşturup onların dinini yıkma mücadelesi içine girmemesi şartıyla – baştan beri inkar eden (kafir) birisi gibi hayat hakkı vardır.

 

Bu hükmü teyit edici bir delil olarak Reşid Rıza şu âyeti zikreder: “..O halde onlar sizden uzak durur sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol (yetki/ruhsat) vermemiştir.. Ancak onlar sizden uzak durmaz ve size barış teklif etmez ellerini sizden çekmezlerse yakaladığınız yerde öldürün.” 10 R. Rıza, bu âyette söz konusu edilenlerin, daha önce müslüman iken veya kendilerini müslüman olarak ilan eden kişiler iken sonradan irtidat etmiş kişiler olduğuna dikkat çeker.11

 

Mürtedle ilgili âyetlere değindikten sonra şimdi hadis kaynaklarında yer alan ifadelere geçebiliriz. Bu bağlamda sıklıkla gündeme getirilen rivayetlerden birisi şöyledir: “Lailahe deyip, benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet eden bir müslümanın kanı ancak üç şeyden dolayı helal olur: ‘Muhsan’ olan kimsenin zina etmesi, adam öldürmek ve dini terk etmek, İslam toplumundan ayrılmak.” 12

 

Bu hadislerin ifadelerinin mutlak olduğu ön kabulünden hareketle, her halükârda İslam inancını terk eden kişinin (mürtedin) cezasının ölüm olduğu ileri sürülemez. Çünkü meselenin farklı şekilde yorumlanmasına imkân veren rivayetler de vardır. Mesela, Nesaî’nin Sünen’inde geçen şu rivayeti konunun aydınlatılması açısından oldukça önemli bulmaktayız:

 

“Bir müslümanın kanı ancak üç hasletten dolayı mübah olur: Zina eden muhsan; recmedilir. Birini kasden katleden adam; öldürülür. İslam’dan çıkıp da Allah ve Rasülüne harp açan adam; ya öldürülür, ya asılır ya da sürgün edilir.” 13

 

Bu rivayet meseleyi aydınlatıcı mahiyettedir. Zira bu hadiste mürtede, ‘ölüm, asılma veya sürgün edilme’ gibi üç farklı cezadan birinin verilebileceği belirtilmiştir. Bu da ceza verme konumunda olan otoritenin yetkisine ait bir durumdur. Bu rivayetten açıkça anlaşılan şudur ki, Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşanların suçuna bir tecziye olarak Hz. Peygamber’in (sallallahû aleyhi ve sellem) ceza verme makamında olanlara önerdiği üç alternatifli bir cezalandırma şeklidir. Bu da gösteriyor ki bu durum halin gerektirdiği idarî bir karardır. Ayrıca bu hadis-i şeriften şunu da öğreniyoruz: İslam toplumundan ayrılıp Allah ve Resulü ile yani şer-i şerif üzerine müesses meşru düzenle harbeden mürted için öngörülen ölüm cezası, uygulanabilecek cezalardan birisidir; alternatifi olmayan yegâne bir ceza değildir.

 

Esasında Kur’an, -irtidat edenleri açıkça zikretmiş olmasa da- Allah ve Rasûlü’ne savaş açanlara karşı idarî mekanizmanın nasıl davranması gerektiğine dair bir düzenlemeye de gitmiştir:“Allah’a ve Resulü’ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ya öldürülmeleri, ya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya sürgün edilmeleridir.14

 

Gerek yukarıda zikretmiş olduğumuz hadîsin, gerekse bu âyetin ifadesinden anlaşılan o ki, mürted ölümle cezalandırılacaksa bunun şartı, şer-i şerîf üzerine müesses meşru düzene karşı yapmış olduğu başkaldırıdır. Şu halde “Dinini değiştireni öldürün’”15 hadisinin, gerekse mürtedi ‘kanı helal kişiler’ içinde gösteren rivayetin, bu durumun dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir. Yani ilgili rivayetler mutlak hüküm ifade etmezler. Bu dönem, İslam toplumunun kurulma sürecini yaşadığı bir zaman dilimiydi. Ve de iman etmişlerle inkâr edenlerin cephesi kesin/net hatlarla birbirinden ayrılmış durumdaydı. Bu itibarla İslam’dan ayrılanlar (irtidat edenler) doğrudan karşı (düşman) cepheye iltihak ediyorlar ve fiili mücadeleye girişiyorlardı Yani, ne burası ne de orası gibi orta bir yerde durmuyorlardı. Öyleyse diğer rivayetlere de bu açıdan bakılırsa Hz. Peygamberin (sallallahû aleyhi ve sellem) ‘Dinini değiştireni öldürünüz’ ifadesinin anlamı daha kolay anlaşılacaktır.

 

İslam Fıkhında Mürted

 

İrtidat, serbest irade ve temyiz gücüne sahip müslüman birisinin İslam ile ilgisini sona erdirmesi anlamına gelir. Bu işin sahibine ise mürted denir. Fıkhî mezhepler, prensip olarak şüphelerinin giderilmesi için kendisine tanınan belli bir süreden sonra mürtedin öldürülmesi gerektiği konusunda birleşmişlerdir. Malikî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri kadın-erkek ayrımı yapmazken, Hanefîler savaşmayan mürted bir kadının öldürülmeyip hapsedilmesi gerektiği kanaatindedirler.16

 

İslam hukuk ekolleri içinde Hanefî mezhebi, irtidat edenlerin ölümle cezalandırılmalarının illetini, ‘İslam toplumuna karşı aldıkları veya alacakları potansiyel düşmanlığın cezalandırılması, bertaraf edilmesi’ olarak görme eğilimindedir. Mesela, İbn Hümam (v. 861/1456) bu hususu net olarak ifade edenlerden birisidir. O, mürtede verilen ölüm cezasının, onun muharib oluşundaki şerri defetmeye yönelik olduğunu belirtir ve bu cezanın onun inkârının karşılığı olmadığını açıkça dile getirir ve şunu ilave eder: Çünkü Allah katında küfrün cezası mürtede verilecek dünyevî cezadan daha ağırdır. 17

 

Bunun gibi bazı Hanefî fakîhler de bu konuyu ‘kitabus’s-siyer/cihad’ bölümü içinde ‘isyancıların hükmü’ konusunun ardından ‘mürtedlerin hükmü’ adı altında müstakil olarak incelemişlerdir.18 Bu çizginin zamanımızdaki takipçilerinden biri olarak Ö. Nasuhî Bilmen, ‘Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’ adlı kapsamlı eserinde irtidat bahsini ve buna terettüp eden cezayı aynı minvalde ele alıp hikmetlerini anlattıktan sonra şöyle der: “..Maahaza (bununla birlikte) mürtedin katl edilmesi, cemiyet-i İslamiyeye karşı muharip olması itibariyledir.”19

 

Diğer taraftan Şafiî mezhebine mensup birisi olarak İmam Maverdî’nin (v. 450/1058) bu konuyu ‘hadler’ kısmında değil de ‘dâhilî huzuru temin için iç isyanlara kumandanların tayini’ başlığı altında20 incelemesi de dikkat çekicidir.

 

Mürtedin öldürülme illetiyle ilgili olarak açıkça telaffuz edilememiş olan bu hususa hadis âlimlerimizin de dolaylı olarak iştirak ettikleri söylenebilir. Mesela İmam Buharî, dinden çıkanların öldürülmesiyle ilgili rivayeti, Sahih’inin cihad bahsinde ele almıştır.21

 

Bu itibarla, ‘konuyla ilgili âyetler, rivayetler ve farklı uygulamalar toptan bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda mürtedle ilgili cezanın bir hadd cezası olmayıp, buna tazir cezası özelliklerinin hakim olduğunu sonucu çıkar’ diyen S. Beroje “İslam Hukukunda İrtidat Cezasına Yeni Bir Yaklaşım” adlı makalesinde şu değerlendirmede bulunur: Basit bir karşılaştırmayla, irtidatın hem suç hem de ceza yönüyle önemli bazı noktalarda diğer hadlerden ayrıldığını görmek zor değildir. Her şeyden önce haddi gerektiren suçlarda somut bir suç fiili vardır ve ceza bu fiilin meydana getirdiği tahribata karşılık verilir. Oysa irtidat kişinin iç âleminde yaptığı bir muhasebe sonucu inanç değiştirme olayıdır. Bu ise sadece fikir ve düşünce planında gerçekleşen bir olgudur. Ortada fiil ve hareket gerektiren bir durum olmadığından, kişi sırf dinden dönmekle, somut bir tahribat ve zarar meydana getirmiş olmaz. Bu açıdan mürted İslam nizamı ve müslümanlar aleyhine fiili bir saldırı veya faaliyetin içerisine girmediği müddetçe irtidat bir fikir ve kanaat değiştirme olarak kalacaktır. Eğer sırf din değiştirdi, diye mürted cezalandırılacak olursa, bu durumda bir insan, sırf fikir ve kanaatinden dolayı cezalandırılmış olacaktır.22

 

Mücerred dinden dönmenin ölümü gerektiren bir suç olduğu ileri sürülemez. Çünkü ‘Dileyen iman etsin dileyen de inkâr etsin’ diyerek kimseyi cebren müslüman olmaya zorlamayan bir kitap/din, müslüman olduktan sonra kendi isteğiyle tekrar İslam’dan çıkmaya veya eski dinine dönmesine de karışmaz. Şu şartla ki dinden çıkan/ayrılan bu kişi meşru düzenin dayandığı dinin hürmetine/izzetine ve müslümanların hukukuna saldırıya geçmiş olmasın. Kısaca, İslam, dinden çıkana değil, ayrıldıktan sonra fiili veya sözlü olarak dine karşı çıkana karışır.23 Bu itibarladır ki ridde/irtidat, modern hukuk sistemlerindeki sosyal düzeni değiştirmeye veya tahrip etmeye kalkışmak suçunun İslam hukukundaki karşılığı olarak değerlendirilir.24 Nitekim Muhammed Hamidullah da İslamî hükûmet şeklinin esasları dinî olduğundan, irtidatın hem dinî hem de siyasî bir isyan olduğunu belirtir.25

 

Mürtedin Tevbeye Davet Edilmesi

 

İrtidat eden kimseye tekrar İslam’a girme teklifinde bulunmak Hanefîlere göre müstehap, cumhura göre vaciptir. Eğer mürted bir şüpheye kapılmışsa şüphesi izale edilmeye çalışılır, zira böyle birisi şüphesi sebebiyle dinden dönmüştür. Ayrıca Hanefilere göre mürtedin üç gün hapsedilmesi menduptur.26

 

Fıkıh âlimlerinin sistematize ettiği şekle göre mürted hangi meseleden dolayı irtidat ettiyse, evvelâ ona o mesele en ince teferruatına kadar anlatılıp izah edilir. Belli bir süre takibe alınarak, takıldığı hususlarda iknaya çalışılır. Esasında hiçbir mü’min, bir başkasının irtidadı karşısında alâkasız kalamaz. Çünkü insanların hidayeti, onun varlık gayesidir. Ayrıca İslâm’ın mürüvvet anlayışı da bunu gerektirir. Burada Halid b. Velid’in (radıyallahu anh) başından geçen bir hâdise karşısında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl bir hâlet-i ruhiye içine girdiğini hatırlatmakta yarar görüyoruz: Hz. Halid, dinin irtidat mevzuundaki prensiplerini değerlendirmede acele davranıp bir infazda bulunur. Bu haber Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşınca çok üzülür ve ellerini kaldırarak:“Allahım, Halid’in yaptığından Sana sığınırım” diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulunur.27

 

Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hassasiyeti, etrafındakilerde de aynı şekilde etkili olmuştur. Meselâ, İslam Ordularından kendisinin yanına gelen bir adama Hz. Ömer: “Uzaklardan yeni bir haber var mı?” diye sordu. Adam da “Evet, bir adam Müslüman olduktan sonra tekrar Allah’ı inkâr etti biz de onu öldürdük” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Onu bir evde üç gün hapsedip her gün bir ekmek vererek tutsaydınız ya! Belki de böylece tövbe ederdi.” dedi. Sonra da: “Allah’ım ben bu olayda bulunmadım, öyle yapılmasını emretmedim ve duyduğumda da razı olmadım.” dedi.28

 

Mürtede Verilen Cezanın Düşünce Hürriyeti Açısından Değerlendirilmesi

 

İrtidat edenler içinde yaşadıkları Müslüman topluma hep ihanet içinde olmuşlardır. Sözlü veya fiilî saldırıdan geri durmamışlardır. Dünüyle-bugünüyle tarihî süreç bunun canlı şahididir.

 

Mürted belli bir süre dâhilinde takıldığı hususlarda iknaya çalışılır; merhametle tedaviye alınır. Bütün bunların fayda vermediği zaman da artık o insan İslâm bünyesinde bir ur (çıbanbaşı) olarak görülür ve hak ettiği bir muameleye tabi tutulur. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, mürtedin öldürülmesini, -vicdanının tefessüh etmesinin bir sonucu olarak- topluma zarar veren bir zehir hükmüne geçmiş olmasına bağlar.29

 

Bu çerçevede M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yapmış olduğu yorumlar da dikkat çekicidir. O bu çerçevede şunları ifade eder: Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradeleriyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm’a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhâlefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. O’nun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır.30

 

Orijinal bir bakışla meseleyi ele alan M. F. Gülen daha sonra bu hususu somut örneklerden üzerinden zihinlere yaklaştırmaya çalışır ve şöyle der: İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran bâliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Halbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehâlet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekâtı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alakası yoktur.31

 

Toplu İrtidat Olayları ve Bunlara Karşı Müslüman Otoritenin Tavrı

 

Bu başlık altında biri Allah Resulü dönemiyle ilgili, diğeri de Hz. Ebubekir hilafeti zamanında bulunan iki hadiseyi ele alacağız.

 

İlk dinden dönme hareketi Hz. Peygamberin (sallallahû aleyhi ve sellem) zamanında Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden Esved el-Ansi, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini, peşinden de Sana’yı yirmi beş gün savaşarak ele geçirmişti. Allah Resulü onun bertaraf edilmesi emrini vermiş ve bunun üzerine müslüman birlikler harekete geçmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye Hz. Peygamber’in (sallallahû aleyhi ve sellem) vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı.32

 

Bu irtidat hadisesi üzerine Allah Resulü’nün tavizsiz bir uygulama izlemesi evvela, İslam toplum ve otoritesinin sağlanması ve de yarımadada siyasi birliğin kurulabilmesi için zorunlu olan idarî ve siyasî bir tedbirdi. Diğer taraftan bu dönem, teşri dönemi de olduğundan daha sonraki nesillerin yanlışa düşmemeleri için Allah Resulü mesele üzerinde ciddiyetle durmuş ve gereken adımı kararlılıkla atmıştı.

 

İlk halife Hz. Ebubekr’in (radıyallahu anh) dinden dönüp devlete vergi ödemeyerek baş kaldıranlara karşı savaşmasına gelince: Bu da o insanlara din ve vicdan hürriyeti tanınmadığı şeklinde değil de, o dönemde söz konusu hareketlerin, siyasi isyana ve kamu düzenini ihlale dönüşmüş olmasıyla, temeli dine dayalı toplumsal birliği koruma çabası olarak değerlendirilmelidir.

 

Bilindiği üzere, önceden İslam’ı kabul eden bazı Arap kabileleri Hz. Peygamber zamanında vermiş oldukları zekatı vermeyeceklerini bildirdiler. Onların, merkezî otoriteye karşı başkaldırı niteliğindeki bu tavrı, daha sonra umumiyetle ‘dinden dönmüş oldukları’ şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki bu esnada Hz. Ömer’le Hz. Ebubekir arasında cereyan eden konuşmalara bakılırsa33 bunun bilinen anlamıyla bir din değiştirme olduğunu söylemek güçleşir. Zira söz konusu çevre kabilelerin bir kısmı, İslam’ı yeterince anlamamış ve içlerine sindirememiş olduklarından34 gelişen olayların tesirinde hareket eden gruplardı. Bazıları da Hz. Peygamber’in vefatından sonra kabile asabiyeti ile hareket edip Hz. Ebubekir’e bazı mühim hususlarda itaat etmeyi reddeden kabilelerdi ve özellikle zekat gibi aslî bir vecibeyi inkâr ederek irtidat etmiş oluyorlardı.35

 

Sonuç

 

İslam’ın mürtetle alakalı hükmünü başkalarının inanç hürriyetine müdahale şeklinde değerlendirmek makul değildir. ‘Dileyen iman etsin dileyen de inkâr etsin’ diyerek kimseyi cebren müslüman olmaya zorlamayan bir din, müslüman olduktan sonra kendi isteğiyle tekrar İslam’dan çıkmasına veya eski dinine dönmesine de karışmaz. Şu şartla ki dinden çıkan bu kişi meşru düzenin dayandığı dinin hürmetine (izzetine) ve müslümanların hukukuna saldırıya geçmiş olmasın.

 

İslam’ın mürted için öngörmüş olduğu ceza -inanç hürriyetine bir müdahele olmayıp- tamamen şu iki hususla alakalıdır: Birincisi, daha önce yapılmış bir akde muhalefeti karşılıksız bırakmamak; ikincisi, sistemin muhâfazasını sağlamaktır. Çünkü devlet belli bir sistemle idare edilir; her ferdin hevesinin esas alınması durumunda devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. Bunun için de bütün müslümanların hakkını koruma bakımından, İslam sözlü veya fiilî saldırı pozisyonuna geçmiş mürtede hayat hakkı tanımamıştır.

 

DİPNOTLAR

 

  1. Tasdik kalpte bir kesb ve ihtiyar (iradî bir gayret) neticesi meydana gelir. Kelamcı Abdulkahir el-Bağdadî (ö.429/1037), ‘el-Fark Beyne’l-Fırak’ adlı eserinde imanın aslının, marifete dayalı bir tasdik olduğu hususunda Ehl-i Sünnet’in ittifak içinde olduğunu söyler. Bu mevzudaki ihtilafın, uzuvlarla ortaya konan tâat ve dilin ikrarının da iman olarak isimlendirilip isimlendirilemeyeceği hususunda olduğunu belirtir. Bağdadî, el-Fark Beyne’l-Fırak, Daru’l- Kütübi’l-İlmiye, Beyrut tsz., s. 273.

 

  1. Bilmen, Ö. Nasuhî, Muvazzah İlm-i Kelâm, Bilmen yay., İstanbul tsz., s. 42.

 

  1. Bakara, 2/256.

 

  1. İbn Faris, Ebu Huseyn, Mu’cemu Mekâyisi’l-Luğa, (thk.: A. Muhammed Harun), Beyrut tsz., V, 172. Ayrıca bkz., İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, XII, 80.

 

  1. Ğaşiye, 88/21-22.

 

  1. Bkz. İnsan, 76/3-5.

 

  1. Bkz. Bakara, 2/217.

 

  1. Bkz. Al-i İmran, 3/86-90.

 

  1. Nisa, 4/137.

 

  1. Nisa, 4/90-91.

 

  1. Bkz. Reşid Rıza, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Hakîm (Tefsîru’l-Menar), Daru’l-Marife, Beyrut 1993, V, 327-328.

 

  1. Buharî, Diyat 6; Müslim, Kasame 25.

 

  1. Nesaî, Muharebe 11. Ebu Davud da geçen rivayette ise ‘irtidat’ yerine ‘savaş açma’ya yer verilir ve aynı cezalar zikredilir. Bkz. Ebu Davud, Hudud 1.

 

  1. Maide, 5/33.

 

  1. Buharî, Kitabu’l-Cihad 149.

 

  1. Bkz. Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, Daru’l-Fıkr, Dımaşk 1989183-187; Maverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkamu’s-Sultaniyye, (çev.: Ali Şafak), Bedir yay. İstanbul 1976, s. 63-66; Bilmen, Ö .Nasuhî, Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, V, 5-30; Udeh, Abdulkadir, Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk, (çev.: Ali Şafak), Rehber yay İstanbul 1990, IV, 370-380.

 

  1. İbn Hümam, Kemaluddin, Fethu’l-Kadîr, Daru’l-Fikr, Beyrut 1988, VI, 72.

 

  1. Mesela bkz. Kudurî, el-Muhtasar, (‘el-Lübâb’ ile birlikte), Dersaâdet kit. İstanbul tsz., IV, 148-154.

 

  1. Bilmen, age., IV, 11.

 

20.. Bkz., Maverdî, age., s.63.

 

  1. Bkz. Buharî, Cihad 149.

 

  1. Beroje, Sahip, “İslam Hukukunda İrtidat Cezasına Yeni Bir Yaklaşım” İslamî Araştırmalar Dergisi, Ankara 2004, Sayı: 4, s. 319.

 

  1. Yaşar Yiğit, ilgili makalesinde şu tespitlere de yer verir: 1. Dinden çıkma ile dine karşı çıkma arasında fark vardır, 2. Mürtede uygulanan ölüm cezası had değil, tazirdir ve bu itibarla da ilgili ceza yetkili merciin takdirine bırakılmıştır. Yiğit, Yaşar, “İrtidat Suç ve Cezasına Bakış” İslamiyât Dergisi, Ank. 1999, Sayı: 2, s. 135. Mürtedin öldürülmesi anayasal nizamı ilgilendiren bir suç olması sebebiyle olsa gerektir ki kelamcı Ebu Mansur el-Bağdadî (v. 329) şöyle der: Mürted tevbeden kaçınırsa, kendisine gerekli olan ölüm cezasını devlet başkanı infaz eder. Halktan önüne gelen bu görevi yerine getiremez. Bağdadî, Ebu Mansur, Kitâbu Usûli’d-Dîn, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1968, s. 340.

 

  1. Ebu Zehra, el-Ukûbe, Mısır tsz., s. 155, Udeh, age., II, 237; Bilmen, age., IV, 15. Bu çerçevede Abdulkadir Udeh şunları der: Bugün birçok devletler, sosyal nizamı, en ağır cezalar koymakla korumuş, kurulu nizama karşı çıkanlara; zayıflatmaya veya yıkmaya çalışanlara bu cezanın verilmesini öngörmüştür. Anayasal düzeni korumak için bugünkü kanunların koyduğu cezaların ilki idam cezası, yani ölümdür. Modern hukuk sistemleri bugün sosyal nizamı ihlal suçunu, İslâm hukukunun kendi içtimaî nizamın korumak için koyduğu cezanın aynısı bir ceza ile cezalandırır. (Aynı yer.)

 

  1. Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, s. 139.

 

  1. Bkz. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, VI, 188. Ayrıca geniş bilgici için el-Mevsuatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, adlı programın “istitabetu’l-murted” başlıklı kısmına bakılabilir.

 

  1. Bkz. Buhârî, megâzî 58

 

  1. Bkz. Muvatta, Akdiyye 58. Hanefîlerden Kemaluddin İbnu’l-Humam, mürtedin tevbeye davet edilmesini vacip olarak görüp bu konuda cumhura tabi olmuştur. İbn Humam’ın bu görüşe kail olmasında Hz. Ömer’den nakledilen bu hadise etkili olmuştur. (Bkz. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, VI, 187)

 

  1. Nursî, Mektubat, (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım), s. 641.

 

  1. M. F. Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, İzmir 2011, IV, 197-198

 

  1. Aynı yer.

 

  1. Hadisenin detayı için bkz. İbn Esîr, el-Kamil fi’t-Tarîh, Daru’l-Marife, Beyrut 2002, II, 311-316

 

  1. Bkz. Maverdî, age., s.66.

 

  1. Nitekim Medine döneminde bazı bedevî Arap kabilelerinin bu durumuna Hucurat suresinde dikkat çekilmiştir: “Bedevî Araplar, ‘inandık’ dediler. De ki ‘ inanmadınız, yalnızca ‘teslim olduk’ deyiniz. Çünkü henüz iman kalbinize girmiş/oturmuş değildir..” Hucurat, 49/14.

 

  1. Broje, “agm” s. 314. İtaatı reddetmenin yanında merkezî idareye başkaldıranlar da olmuştur. Tarihçi Belazurî (ö.279/892), Gafatan kabilesinin bunun için müslümanların üzerine yürüdüğünden bahseder. Bkz. Belazurî, Futûhu’l-Buldan, (çev.: Mustafa Fayda), Kültür Bakanlığı yay. Ankara 2002, s.138 vd.

Seviyeli Sohbet
islami Sohbet
islami Sohbet Dinle
islami Sohbet Videoları
Kanal 7 Sohbet
islami Sohbet Konuları
islami Chat
islami Sohbet Odaları
ideal sohbet
mynet sohbet
nur islami sohbet
islami evlilik

islami sohbet, dini sohbet dinle, dini sohbet videoları, kanal 7 sohbet, seviyeli sohbet, dini sohbet konuları, dini chat, dini sohbet odaları

Category: Genel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

346 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.