Edep Ya Hu ..

By | 23 Ağustos 2014

indirİstanbul’da, Çırağan Sarayı’nın hemen arka tarafında dik bir yokuş ile çıkılan yerde Yahya Efendi olarak bilinen bir mescid vardır. Bu mütevazi mescidin girişinde, başınızı kaldırdığınızda Arapça “Edep ya Hu” ile göz göze gelirsiniz. Çok şey ifade eder bize, olgunluğun, kemalatın simgesini anlatır.

 

Edep, Arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır Terbiye, insanlara iyilik ile muamele etmek, güzel ahlak, usluluk, haya, sünnete uygun hareket etmek demektir. İnsanı hayvandan ayıran edebdir.

 

Sofilerin dilinde: Hakk’a karşı edep; nerede, ne zaman ve kimde zahir olursa olsun, Hakk’ı kabul edip, ona boyun eğmek, ondan geleni asla reddetmemek ve her vakit ondan razı olmaktır. Hakiki edep, Hak’ta kulun fani olmasıdır. Davud-i Taî (R.A) şöyle anlatır: Yirmi yıl Ebu Hanife hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında ayaklarını uzattığını hiç görmedin. Kendisine:

 

– Yalnızken ayağını uzatmanda ne mahzur var? dedim.

 

– Cenab-ı Hak karşısında edepli olmak daha eftaldir, dedi.

 

Rasulullah’a karşı edebe gelince;

 

Onun edebi ile edeplenmek bize emanet olarak bıraktığı Kur’an ve sünnet emanetine sarılmakla mümkündür.

 

Kuranı Kerimde Allah (C.C.), “Peygamber size ne verdi ise onu alın ve size neyi yasakladı ise ondan sakının.” (Haşr 10) buyuruyor.

 

Peygamberimiz (s.a.v.) ise şöyle buyuruyor: “Beni Rabbim edeplendirdi de ne güzel edeplendirdi.” İşte Hz. Muhammed ((s.a.v.) , edepte insanlık için en güzel örnektir.

 

Bu hafta hem eski bir dostumu ziyaret etmek ( Şükrü Kanatlı Hoca), hem de Cuma namazını kılmak için Ankara’da Elektrik Etüt İdaresi’nin mescidine gittim. Şükrü Kanatlı Hocamız namaz öncesi Hadisi şeriflerden bir miktar okur, kendi muhteşem yorumları ile bizlere açıklamaya çalışır.

 

Bu hafta bizlere edep ve peygambere saygıyı işlerken aşağıdaki hikayeyi nakletti. (Tamamiyle gerçek olup, Nabi’nin yaşam hikayesinde önemli bir yer tutar.)

 

17. yüzyıl (IV. Mehmet dönemi) Osmanlı şairlerinden Urfalı Nâbi (R.A). “Nâ” ve “bî” menfî (olumsuzluk) eklerini birleştirerek kendisine isim yapacak kadar mütevâzı’ olan meşhur, Dîvân Edebiyâtı şâiri Yusuf Nâbî,  , zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve 1678 yılında ekseriyeti Osmanlı Devlet adamlarından müteşekkil Hac kafilesiyle birlikte yola çıkar. Kâfile Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’i ziyâret etmek için Medîne-i Münevvere’ye yönelir. Kâfilenin şehre yaklaştığı bir gecede son defa mola verilir. Kâfiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya dalarlar. Gözüne günlerdir uyku girmeyen Peygamber âşığı Nâbî ise o gece de uyumamaktadır. Gözleri yaşlı, Mescid-i Nebevî’ye kavuşacağı ânı beklemektedir. Rasûlullah Efendimiz’e bu kadar yakın olmanın hazzı sebebiyle de yerinde duramayıp gezerken gözüne birisi takılır. Paşalardan biri günün yorgunluğundan ayağını o yöne doğru uzatmış bir hâlde uyumaktadır.  Bu durum Nabi’yi üzer. İki cihan güneşi nin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç yakışır mı? diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.

 

Sakın terk–i edepten, kuy–i mahbub–ı Huda’dır bu.

 

Nazargâh–ı ilahidir, Makam–ı Mustafa’dır bu.

 

“Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allah–u Teala’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin (sav) bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak Teala’nın nazar evi, Resul–i Ekrem’in makamıdır.”

 

Habib–i Kibriya’nın hâb–gâhıdır faziletde

 

Tefevvuk–kerde–i arş–i cenab–ı kibriyadır bu.

 

“Burası Cenab–ı Hakk’ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allah Teala’nın arşının en üstündedir.”

 

Bu hâkin pertevinden oldu deycur–i adem zâil.

 

İmâdın açdı mevcudat dü çeşmin tütiyadır bu.

 

“Bu mukaddes yerin mübarek toprağının parlaklığından, yokluk karanlıkları sona erdi. Yaradılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir.”

 

Bunun mâh–ı nev Bab–üs selâmın sine–i çâkidir.

 

Bunun kandili cevza matlanur–i ziyadır bu.

 

“Gökyüzündeki yeni ay, O’nun kapısının yüreği yaralı aşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile o Peygamberin nurundan doğmaktaktadır.”

 

Muraa–ı edeb şartıyla gir Nâbi bu dergâha

 

Mutâf–ı kudsiyadır bûse–gâh–ı enbiyadırı bu.

 

“Ey Nabi! Bu dergaha, edebin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası, büyük meleklerin etrafında pervane olduğu ve Peygamberlerin hürmetine eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”

 

Paşa, Nabi’nin bu na’tını duyunca, kendisine söylediğini anlar ve hemen doğrulacak ayaklarını Kıble yönünden çevirir.  Paşa Nabi’den bu şiiri ne zaman yazdığını sorar. Nabi şu anda dudaklarımdan döküdü diye cevap verir. Paşa başka birisinin duyup duymadığını sorunca. Hayır cevabı ile rahatlar ve bunu kimsenin duymamasını ve aralarında kalmasını ister. Biraz sonra kafile yola koyulur ve sabah ezanına yakın Mescid–i Nebiye varırlar. Mescid–i Nebi’deki müezzinler, minarelerden Ezan–ı Muhammedi’den evvel Nabi’nin “Sakın terk–i edepten” diye başlayan na’tını okuyorlardı. Nabi  hayretler içindedir. Birkaç saat önce çölün ortasında okuduğu bu şiiri, şimdi Mescid-i Nebevî müezzinlerinin yanık seslerinden dinlemektedir. Nabi ve paşa şaşırdılar. Çünkü bu na’tı ikisinden başka kimse bilmiyordu.

 

Nâbi ve paşa, sabah namazını kıldıktan sonra, müezzinleri bulurlar, Nâbi müezzine: “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursa söyle! Ezandan önce okuduğun na’tı, kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sorar. Müezzin gayet sayin bir şekilde şu cevabı verir:

 

–”Resûl–i Ekrem (sav) bu gece Mescid–i Nebi’deki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek buyurdu ki:

 

–”Ümmetimden Nâbi isimli biri ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu na’tı okuyarak Medine’ye girişini kutlayın. Biz de Resûlullah Efendimizin (sav) emirlerini yerine getirdik.”

 

Nâbi ağlayarak: “Sahiden ümmetimden Nâbi mi dedi,? O iki cihanın Peygamberi, Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabını alıp, yeminle te’yîd ettirdi; yemini üç kez tekrarlattı ve sevincinden oracığa bayıldı. (Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi ve daha pek çok kaynakta bu hikaye yer almaktadır.)

 

Hz. Mevlana, “Güzellik Mevlâ’nın lûtfudur, nurunun yansıması; edeb ise kişinin gönül aynasıdır” der. Bu tarif gösterir ki, bir kişinin edebinin seviyesi, Yüce Allah (CC)’ın o kişi üzerindeki tecelliyatının derecesini gösterir.

 

Hz. Mevlana’dan:

 

“Kalbim;

 

‘İman nedir?’ diye aklıma sordu.

 

Aklım da, kalbimin kulağına;

 

‘İman, edepten ibarettir.’ diye fısıldadı.

 

Onun için edepsiz kimseler, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. O belki edepsizliği yüzünden bütün dünyayı ateşe vermiş olur.”

 

 

Gönül ehillerinin dilinde edep şu dizelerle tarif edilir:

 

 

 

Edep; bir tac imiş Nur-u Hüda’dan.

 

Giy ol tacı, emin ol her belâdan.

 

“Edep, bir tâc dır O tâcı giyen her belâdan kurtulur Sen de belâlardan emin olmak, kurtulmak istiyorsan daima edebli olmaya çalışmalısın”

 

 

Edebtir kişinin daim libası

 

Edebsiz insan üryana benzer

 

“Edep insan için bir urba, bir elbisedir edebli olmayan ise, çıplak demektir” Edeb adeta ruhun örtüsü gibidir.

 

 

Edep ehl-i ilimden hâli olmaz

 

Edebsiz ilim okuyan âlim olmaz

 

“Edep varsa ilim de var demektir Fakat edebsiz bir insan kütüphaneler yutsa yine âlim sayılamaz

 

 

Ehli diller arasında aradım, kıldım talep.

 

Her hüner makbul imiş, illa edep illa edep.

 

İşte islami edep, Muhammedi terbiye, işte hakiki Peygamber sevgisi işte saygı ve teslimiyyet, işte insanlık işte gerçek sevgi işte gerçek aşk ve muhabbet.

 

Rabbim hepimizi Hz. Mevlana’nın dediği gönül aynası parlak olanlardan, islami edeple edeplenenlerden, peygamber sevgi ve saygısında hataya düşmeyen kullarından eylesin.

 


Haftaya görüşmek üzere Gününüz aydın, kazancınız bereketli, sıhhatiniz daim, mutluluğunuz bol olsun. Allaha emanet olun.

 

Category: Genel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.