Âlimle İmtihan Olmak-Dini Sohbet

By | 19 Kasım 2014

Yaşadığımız hadiseleri doğru okumak, geçmişle ve tarihle bağımızın güçlü ya da zayıf oluşuyla doğrudan alakalıdır. Şöyle ki, geçmişte yaşananlardan dersler çıkarabilmişsek ve dahası çıkardığımız derslere uygun bir yaşantı sürebiliyorsak, bu günü doğru okuyabilmek adına talihli sayılabiliriz. Buradan hareketle şunu hemen ifade etmeliyiz ki, medeniyetimize dair taşıdığımız düşünce kodları, tekrar ber tekrar dönüp bakmamız ve bu minvalde kendimize rota tayin etmemiz gereken kutup yıldızı kıymetindeki işaretlerdir. Kadim değerlerimiz, bu işaret ve aydınlatıcı tayflarla ilmek ilmek örülmüştür desek yeridir.

Burada şu sorulara makul ve muteber cevaplar bulmak durumundayız: Acaba biz Müslümanlar, yüzyıllardır beslendiğimiz mefkûre kaynaklarımıza ne ölçüde vefa gösteriyoruz? Müminin yitiği olarak bildiğimiz ilim ve hikmet, bizler için ne kadar değer ifade ediyor? Dahası ilim insanlarına danışmak, onların yol göstericiliğine müracaat etmek gibi medeniyetimizin bu güçlü dinamiğine bu gün ne ölçüde vefalı davranabiliyoruz? Şunu hemen ifade etmeliyiz ki, deryanın enginliğinde seyrüsefer eden gemilerin, sahile selametle ulaşabilmesi için aydınlık saçan işaretlere ne ölçüde ihtiyaç duyuluyorsa, medeniyetimizi ilmek ilmek dokuyan ve halkı hakikatle buluşturmayı kendilerine rehber edinen âlim şahsiyetlere de o denli muhtacız ve bunu her daim hissetmeliyiz. Vaktiyle gayr-i Müslim tebaanın Hz. Mevlana için söyledikleri gibi, ‘Onlar tıpkı güneş gibidir, kim güneşten faydalanmak istemez ki! Hatta hava gibi, su gibi, ekmek gibidirler, kim bunlardan kendisini müstağni sayabilir ki!’ Elbette müstağni kalamayız, zira insanı insan yapan kalp, kafa, ruh ve vicdan melekeleri hep onlardan gelen tılsımlı nefeslerle varlıklarını ikame ederler..

Âlim Saygınlığını Kur’an ve Sünnet’ten Alır

Şüphesiz İslam medeniyetinin inşa olduğu zemin ilim ve hikmet zeminidir. İlimden ve âlimden yoksunluk, bunları değersiz addetmek asla bizim medeniyetimize yakışan bir hususiyet değildir. Mukaddes kitabımız Kur’an’ın daha ilk nazil olan âyetleri, bize bu hakikati gösterir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku, Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” (Alak,96/1-5) İşte kâinatı Yaratıcı’nın (celle celâluhu) muhteşem hakikatlerini keşfetme kastıyla okumaya çalışan bu kutlu insanlar, elbette diğerleriyle asla bir tutulamazlar ve tutulmamışlardır da: “De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağ duyulu olanlar düşünüp ibret alırlar.” (Zümer, 39/9) Keza Hz.Musa ile Hz. Hızır kıssasında anlatıldığı üzere, bazen de Allah (celle celâluhu), seçtiği kimi kullarını fizikötesi âlemin hakikatlerine muttali kılmıştır. Ancak insanın kavrayış ve idrak sınırlarını aşan böylesi ledünnî bir ilimin varlığı (Kehf, 18/65), Yüce Yaratıcı’nın (celle celâluhu) keyfiyetini bilmediğimiz ne engin bir ilim deryasının sahibi olduğuna ve dilediği kimi talihli kullarına bu hazinesinden dilediğince ihsan edeceğine bir işarettir.

Konuyla alakalı bir hadis-i şerifte de, ilim tahsil etmek üzere hayırlı bir yola koyulan kimseye cennete giden yolun kolaylaştırılacağı, meleklerin yapılan bu davranıştan razı oldukları için şefkat kanatlarıyla onları kuşatacağı, hatta sudaki balıklardan tutun da arz ve semadaki bütün varlıkların onun bağışlanması için kendi lisanlarıyla dua edecekleri ifade edilmiş, sonrasında da şöyle buyrulmuştur: “İlimle donatılmış bir insanın kendisini ibadete vermiş âbid bir insana göre konumu, tıpkı (yeryüzünü aydınlatması itibariyle) ayın diğer yıldızlara fâikiyeti, üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamber varisi insanlardır. Peygamberlerse arkalarında ne altın, ne de gümüş bırakmışlardır; bıraktıkları şey sadece ilim olmuştur. İşte her kim bundan bir pay almışsa, (ne mutlu ona) büyük bir hisseye sahip olmuştur.” (Buharî, İlim 10) Aynı şekilde Allah (celle celâluhu) kullarından kimilerine bir bahtiyarlık verecekse, bunu ilim bahşetmek suretiyle yapacağı da ifade edilmiştir. Şöyle ki, “Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde fakîh/kavrayışlı kılar.” (Buhârî, İlim 13) O halde Peygamber vârisi olan bu ilim insanları, cemiyeti hak ve hakikate yönlendiren, onları terbiye eden, eğiten bir misyona sahiptirler. Dün olduğu gibi bu gün de onlardan aldığımız ışıkla yolumuzu aydınlatıyoruz. Bu, âlim şahsiyetlere tanınan hem bir hak, hem de bir mesuliyettir. Peygamber vârisi bu insanlara Allah’ın (celle celâluhu) hususî lutuflarda bulunacağı aşikârdır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesine göre, Allah Teâlâ onlar için kullar nezdinde sevgi ve muhabbet bahşedecektir: “Allah bir kulunu sevdiğinde, Cebrail’e (aleyhisselâm) ‘Allah şu kulu seviyor, sen de sev!’ diye nida eder. Cebrail de o kulu sever ve o da sema ehline ‘Allah şu kulu seviyor, ben de seviyorum, onu siz de seviniz’ diye nida eder. Sema ehli de o kimseyi sever ve sonra yeryüzü ahalisinin de ona muhabbet duyması sağlanır.” (Buhârî, Bed’u’l-halk 41) Dolayısıyla insanların öteden beri sevgi ve muhabbetle andıkları nebiler, sıddıklar, veli kullar, ilim ve hikmet insanları hep bu ilahî lutfa mazhar olmuş insanlardır.

Medeniyetimizin Talihli Şahsiyetleri

İşte bu anlayışın gereği, asr-ı saadetten günümüze kadar bütünüyle medeniyet tarihimizde, alim şahsiyetler her daim saygı ve hürmet görmüşlerdir. İslamî değerleri kendilerine referans edinen Emevîler, Abbâsîler, Selçukîler ve Osmanlılar gibi tarihte kalıcı izler bırakmış müslüman milletler ve başındaki hükümdarlar onları hep baş tacı etmişler ve onlara danışmadan, onların kanaatlerini dikkate almadan bir işe kalkışmamışlardır. İşte Abbasîler.. Halife Hârun Reşid İmam Mâlik’in (ö.795) Muvatta adlı eserini okuyunca, onun ilmine o kadar hayran kalmıştır ki, ‘Bu eseri’ der, ‘bir kanun kitabı yapalım, İslam beldelerinin tümüne gönderelim ve herkes ona uysun, ondaki ahkâma göre hüküm versin!’ İmam Malik, Halifenin kendisine gösterdiği bu âli cenaplığa çok nezaketli bir şekilde karşılık verir ve diğer ilim erbabının kanaat ve içtihatlarının da bir zenginlik olduğunu ve değersizleştirilmemesi gerektiğini belirterek bu teklifi kibarca reddeder. Ayrıca Efendimiz’in ‘Ümmetimin ihtilafı rahmettir’ sözünü de kendisine hatırlatır.1

İşte Selçuklular.. Selçuklu sultanları Tuğrul Bey ve Alparslan’ın âlimler ve din adamları karşısındaki mütevazı ve saygılı tavırları, onları fazlasıyla cesaretlendirmiştir. Tuğrul Bey, fethettiği şehirlere giderken, ilk iş olarak âlimleri ve maneviyat önderlerini ziyaret eder, onlara hürmet gösterirdi. Bu hususta Sultan Melikşah ile büyük kelam âlimi İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî (ö.1013) arasında geçen bir hadise, devletin ve sultanın onca haşmetine rağmen, âlimlere ne derece yüksek bir mevki tayin ettiklerine güzel bir örnektir. Rivayete göre, Sultan bir Ramazan ayında hilalin görünmesi üzerine bayram ilan eder. Fakat Cüveynî, aksine ertesi gün Ramazan’ın devam ettiğine ve oruç tutulması gerektiğine dair fetva verir. Sultan bu nazik durum karşısında İmamu’l-Haremeyn’i nezaketle saraya davet eder. Görüşme sırasında Cüveynî: “Sultana ait işlerde fermana itaat vazifemizdir; lakin fetvaya taalluk eden meselelerde de Sultan’ın bize sorması lazımdır.” der. Bunu haklı bulan Sultan, onun isteğine uyar ve kendisini takdir eder.2

Sultan Sancar’ın, İmam Ebû Hanife aleyhinde konuştuğu gerekçesiyle İmam Gazzâlî (ö.1111) ile aralarında geçen mülakat oldukça dikkat çekicidir. Sultan Gazzâlî’yi huzuruna davet eder. O da bu davete karşılık, yöneticilerin huzuruna çıkmamaya ahdettiğini, yeminine sadık kalmak istediğini, bunu anlayışla karşılamasını rica eder. Ancak Meşhed’e kadar gelebileceğini ifade eder. Burada gerçekleşen karşılaşma sırasında, Sultan, büyük İmam’ın gelişinde bütün emirleriyle birlikte ayağa kalkar ve onu yanına oturtur. Gazzâlî de hikmetli sözleriyle söze başlar ve büyük âlim İmâm A’zâm aleyhinde konuşmasının imkânsız, böyle bir haberin de bütünüyle yalan olduğunu ifade eder. Bu sözler üzerine Sultan Sancar, ondan bu nasihatlerini yazmasını ve bu tavsiyelerinin her yerde okunmasını ister. Ayrıca Sultan, İmam Gazzâlî’ye medreseler inşa edeceğini söyleyerek inzivayı bırakıp derslere başlamasını ve âlimlerin müşküllerini halletmesini kendisinden rica eder.3

İşte Osmanlı Sultanları.. Heybetiyle cihan sultanlarını ürküten, dünyayı iki hükümdara dar bulan, fermanlarıyla yürekleri titreten Yavuz Sultan Selim, bir âlime boyun eğmiş, Allah’ın (celle celâluhu) huzurunda hesaba çekilme endişesiyle kendi fermanından vazgeçmiştir. Bu şahıs, Sultan Selim devrinin Şeyhülislam’ı Zembilli Ali Cemali Efendi’dir (ö.1526). Bu zât, zühdü ve takvası ile maruf, kendisinde zerre kadar rütbe ve şöhret hırsı olmayan biridir. Hal böyle olunca da doğru bildiğini söylemekten çekinmez. Belki de bu sebepten vefatına kadar tam 24 yıl bu makamda kalır. Bir gün Yavuz Sultan Selim’in birkaç memurun kafasını vurduracağını duyar. Bunun üzerine hemen saraya koşar. Divan toplantısına rağmen Padişahın huzuruna çıkar. Yavuz tavizsizdir; ‘Vazifelerini ihmal ettiler hocam’ der, “cezalarını versem gerek!” Zembilli Ali Efendi kaşlarını çatar: “Benim şeyhülislamlıktan anladığım tek şey var!” der, “Senin ahiretini kollamak. Hâlbuki sen vebale yürüyorsun. İnan ki, elim azaba duçar olursun. Benden söylemesi!” Ve çeker kapıyı gider. Sultan Selim’e tek söz düşer ‘Öyleyse affettik gitti!’4 Doğrusu bu gün de böylesi hakperest devlet başkanlarına ve bildiği hak ve hakikatleri söylemekten çekinmeyen âlim şahsiyetlere ne kadar da ihtiyaç vardır.

Âlimlere Zulmeden Talihsizler…

Tarihimizde bu gibi ilim ve fazilet abidesi insanları ve irşatlarını baş tacı eden kutlu idareciler bulunduğu gibi, alimlere zulmetmekten çekinmeyen kimi kem talihli insanlar da yok değildir. İlim abidesi bu insanlar yaşadıkları mezalim ve işkencelere rağmen ilmin izzet ve onurunu korumaktan çekinmemişlerdir. İşte İmam A’zam Ebû Hanife…(ö.767) Büyük imam, hem Emevîler hem de Abbasîler devrinde yaşamıştır. O, kendi dönemindeki bazı Emevî halifelerinin soy asabiyetine dayalı yönetim anlayışına ve Ehl-i Beyt’le sahabilere karşı yürüttükleri zalimane tavırlarına karşı çıkmıştır. Emeviler, derin ilmini ve toplum nezdindeki saygınlığını gördükleri Ebu Hanife’ye kadılık teklif ederek yanlarına çekmeye çalışsalar da o, bu makamın ilmin saygınlığını istismar etmek maksadıyla verilmek istendiğini sezmiş ve görevi kabul etmemiştir. Bunun üzerine devrin Kûfe valisi, onu kırbaç cezasına çarptırmıştır. İmam A’zam bu zulüm esnasında yanına gelip de kararından dönmesini isteyenlere şöyle cevap verir:

“Eğer vali benden Vâsıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş bile istese, onu dahi kabul etmem. Nasıl olur da bu ağır işi kabul ederim ki! O boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak, ben de ona mühür basacağım öyle mi? Bu dünyada kırbaç yemek, ahirette ceza görmekten daha yeğdir. Valinin beni öldürmeğe gücü yeter, fakat tekliflerini kabul ettirmeğe asla!”5

Büyük İmam, Abbasî iktidarı zamanında da benzer sebeplerle zulme maruz kalmıştır. Onlar da seleflerinden geri kalmamışlar, kendi yönetim tarzlarına muhalif gördükleri âlim ve faziletli insanları katletmeye ve adaletsiz bir yönetim sergilemeye devam etmişlerdir. İmam A’zam bunlara karşı da sessiz kalmamıştır. Halife Mansur, onun hakkın yanında yer alıp zulme boyun eğmeyen bu tavrı karşısında, onu kendi tarafına çekmek maksadıyla değerli hediyeler göndermiş, fakat İmam-ı Azam bu hediyelerin beytülmalden (kamu malı) alındığını söyleyerek hepsini reddetmiştir. Yapılan başkadılık teklifini de geri çeviren Ebu Hanife, Musul halkının isyanını bahane edip isyancıların katli için fetva isteyen halifeye olumsuz cevap verince, halife onu zindana kapatarak kırbaç cezasına çarptırmıştır. Yaşı oldukça ilerlemiş olan Ebu Hanife, bu eziyete daha fazla dayanamayarak vefat etmiştir. Hatta onun zehirlenerek öldürüldüğü de ifade edilmiştir.6

İlmin izzetini korumak için serden geçmeyi göze alan bir diğer âlimimiz de Ahmed b. Hanbel’dir (ö.855). O da büyük zulümler görmüş, zindanlarda tutulmuş ve kırbaçla cezalandırılmıştır. Onun döneminde İslam’ın ilk rasyonalist akımı olan Mutezile mezhebi, bazı Abbasî halifelerine nüfuz ederek kendi düşüncelerini devletin resmî doktrini haline getirmeyi başarmıştı. İtizâlî düşünceler, Halife Me’mûn’dan Mütevekkil’e kadar geçen 16 yıl boyunca toplumun her kesimine zorla kabul ettirilmeye çalışıldı. İşe önce âlimler ve toplum nezdinde saygınlığı bulunan şahıslardan başlandı ve toplumun ağır bir imtihanı demek olan ‘mihne’ hareketi her tarafı kuşatıverdi. Önce ‘Kur’an mahlûktur’ görüşünün gerçek tevhid akidesi, aksine inanmanın ise küfür ve şirk olduğu söyleniyor, bu düşüncede olmayanlar ölümle tehdit ediliyordu. Hapse atılanlar, kırbaçlananlar ve öldürülenler vardı. Bu zorbalıklar karşısında pek çokları vicdanlarına rağmen inançlarının aksini itiraf etmek zorunda bırakıldılar. Birçokları belli bir noktaya kadar dayanmış olsa bile baskının ağırlığı karşısında resmî ideolojiye boyun eğip ‘Kur’an mahlûktur’ demek zorunda kaldılar.

İşte tarihe ‘mihne devri’ olarak geçen bu işkenceli, kanlı şiddet döneminde ölümü göze alıp fikrini açıkça söylemekten çekinmeyen yegâne şahıs Ahmed b. Hanbel olmuştu. Bu devirde o, 18 ay hapiste kalmış, ayaklarına zincirler vurulmuş, kırbaçla cezalandırılmıştı. Dayağın tesiriyle kendisinden geçer, ayılınca tekrar aynı sorulara maruz kalır, aynı cevabı verirdi. Bu sırada ağır yaralanmış, bileği kırılmış, ölümle ve ömür boyu hücre cezasıyla tehdit edilmişti. Büyük İmam, tehditlerin hiçbirine boyun eğmemiş, görüşlerinden taviz vermemişti. Ehl-i sünnet düşüncesini sonuna kadar müdafaa etmişti. İşkenceler sırasında kendisiyle yapılan ilmî tartışmalarda muhataplarını hep susturmuş ve karşıdakileri ilzam etmişti. Onun bu metaneti, halkın da kuvve-i maneviyesini güçlendirmişti. Halk onun bu duruşuna dikkat kesilmiş, kimi zaman sarayın etrafında büyük kalabalıklar oluşturmuşlardı. Her şeye rağmen öldürülmek üzere Bağdat’tan Tarsus’a doğru gönderilmiş, ancak yolda Halife Me’mûn’un ölüm haberi gelince Bağdat’a geri çevrilmişti7.

Âlimler, Ahmed b. Hanbel’in bu metanetli tavrı neticesinde, mutezilî düşüncenin saray erkânında kökleşmesine ve halka intikal etmesine mani olduğunu belirtirler. Dolayısıyla dine nüfuz edecek bir fitne hareketinin onun sabrı ve metaneti sayesinde atlatıldığı ve bu sebeple hizmetinin büyük olduğu ifade edilmiştir. Onun gibi şahsiyetlerin dünden bu güne yaşadıkları ve yaşamaya da devam ettikleri bu zorlu ve çetin şartlar, bir taraftan âlimlere düşen vazife ve mesuliyetin büyüklüğünü gösterirken, diğer taraftan da cemiyetin, onların basiret ve ferasetle seslendirdikleri kanaatlerine ne denli muhtaç olduklarını ortaya koymaktadır.

Bu büyük âlimlerin, zalim sultanlar karşısında haktan ve adaletten yana, böylesine cesur tavırları, bize bir hakikati hatırlatmaktadır; şöyle ki, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu üzere “En faziletli cihad, zalim bir sultan karşısında hak (bildiğin)i söylemektir.”(Tirmizî, Fiten 13; Ebu Dâvud, Melâhim 17). Doğrusu böyle bir durumda hakkın söylenmesi, adeta ateşten gömlek giymek gibidir. Nitekim İmam Hattabi’nin (ö. 998) de bu hadisin izahında ifade ettiği gibi, ‘İnsan düşmanla savaş ettiği zaman galip mi geleceği, mağlup mu olacağı belli değildir. Mağlubiyetten korktuğu gibi galibiyet umudu da taşır. Ancak zalim bir hükümdarın karşısında hakkı söyler ve onu kötülükten men etmeye çalışırsa, bu açıkça kendisini tehlikeye atmak demek olur.’8 İşte İmam A’zam, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Rabbânî ve Bediüzzaman Said Nursî gibi ilim ve irfan insanları, hak bildiklerini hiç çekinmeden seslendirmeyi bir âlim vazifesi olarak görmüşlerdir.

Hâsılı kelam, dünden bu güne Hak ile batılın, doğru ile yanlışın kol gezdiği ortamlarda ilim insanlarının hadiseleri doğru okuyan mahrutî bakışlarına ne kadar da ihtiyaç vardır. Bununla birlikte Hakka tercüman olmaktan başka bir düşüncesi ve beklentisi olmayan ilim ve fazilet abidesi şahsiyetlere ne kadar tahammülsüz ve akla ziyan bir tavır sergilenmiştir. Bu büyük insanlar, her devirde ilim ve irfandan nasipsiz kimi insanların cahilce ve saygısızca tavırlarına maruz kalmışlardır. Her şeye rağmen bu devasa kâmetler kendi üsluplarını hiç bozmamış, kendilerine taş atanlara onları hayrette bırakacak ölçüde sinelerini açmışlar, muhteşem bir vicdan genişliğiyle mukabelede bulunmuşlardır. Böylesi gönül insanları, ruh dünyası karanlığa bürünmüş kimi nadanların hakaretleri ve halden anlamaz tavırları karşısında, herkese sinelerini açmışlar, sevgi ve alaka duymadık, el uzatmadık mahzun bir gönül bırakmamaya gayret etmişlerdir. İyilikleri hep iyiliklerle alkışlamışlar, inanmış gönüllere karşı mürüvvetli, inançsızlara karşı da hep kavl-i leyyin üslubu sergilemişlerdir. Ve etraflarına gönlü her daim Hakk’a açık bir insan olmayı tavsiye etmişlerdir.

Ne mutlu bu güzellik abidesi insanlara!

DİPNOTLAR

1. Suyûtî, Menâkıbu Mâlik, 46.

2. Osman Turan, Selçuklular Tarihi, 1980: 327-8.

3. Gazzâlî, el-Munkızu mine’d-dalâl, (trc.) 1948: 66.

4. www.biyografi.net

5. M.Ebu Zehra, Ebû Hanîfe, (trc.) s.33.

6. Ebu Zehra, Ebû Hanîfe, s.47-48.

7. Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, s.62.

8. Hattâbî, Meâlimu’s-sünen, 1991, IV/324.

Seviyeli Sohbet
islami Sohbet
islami Sohbet Dinle
islami Sohbet Videoları
Kanal 7 Sohbet
islami Sohbet Konuları
islami Chat
islami Sohbet Odaları
ideal sohbet
mynet sohbet
nur islami sohbet
islami evlilik

Category: Genel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

349 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.