Alay Etmek Ayıplamak

By | 27 Ocak 2015

Hucurât Sûresi; mü’minlerin şânına ve adına lâyık olan edep ve terbiye esaslarını ihtiva eder. Hattâ bazı müfessirler bu sûreye “Ahlâk ve Âdâb Sûresi”1 demişlerdir. Çünkü bu mübarek sûre, toplum hayatında Müslüman ferdin davranışlarını düzenlemeye dair ahlâkî hükümleri en yoğun tarzda kapsar. Allah’ın dinine ve Resûlü’ne hürmete, O (sallallâhu aleyhi vesellem) ‘nun yanında konuşma âdabına riâyete, dedikodulara kulak asmamaya, duyulan haberi tahkik etmeye, küskünlerin arasını bulmaya, alay ve hakaret etmemeye, sûizandan ve gıybetten kaçınmaya, gizli halleri araştırmamaya, ırkçılıktan kaçınmaya ve ihlâsa önem vermeye dair âyetler ihtivâ eder. Biz bu makalemizde, Hucurât Sûresi’nin 11. âyetini kısaca tefsir edecek ve “Alay Etme, Ayıplama ve Kötü Lâkap Takma” fiillerinin çirkinliği hakkında bilgi vereceğiz.

“Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.

Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.

Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın.

Birbirinize kötü lakaplar takmayın.

İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zâlim kimselerdir.”

Âyetin İniş Sebebi

Âyetin inişi hakkında birkaç rivâyet nakledilmiştir:

Benî Temîm kabîlesinden bir topluluk, müslümanların fakirlerinden olan Bilâl-i Habeşî, Habbab, Ammar, Süheyb, Ebû Zerr gibi kimselerle alay etmişlerdi.2
Peygamber Efendimizin hanımlarından Hz. Âişe ile Hz. Hafsa, Peygamberimizin diğer bir hanımı olan Ümmü Seleme Hazretleri hakkında boyu kısa diye arkasından konuşmuşlardı.3
Allah Resûlünün hanımlarından Hz. Safiyye Resûlullah’a gelmiş ve: “Yâ Resûlallah! Diğer hanımlarınız ‘Ey Yahudi kızı Yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar.” demiş, Resûlullah da: “Babam Hârun, amcam Mûsâ, kocam da Muhammed niye demedin?” buyurmuştu.4
Sahabeden Sâbit kulağındaki bir rahatsızlıktan ötürü az işitiyordu. O bir meclise geldiği zaman, daha önce oraya gelenler Allah’ın Elçisine yakın oturup sözlerini işitsin diye ona yer verirlerdi. Bir gün Sâbit geç geldi, sabah namazının birinci rekâtına yetişemedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) namazı bitirip cemaate dönünce ashabı yanında oturmak için yerlerini aldılar. Herkes ancak kendisine yer bulabildi ve meclis tıka basa doldu. Yer bulamayan ise ayakta kaldı. Sâbit, namazını bitirince insanların omuzlarını okşayarak Allah’ın Elçisinin yanına doğru yürümeye başladı. “Yer açın, yer açın” diyordu. Cemaat de ona yer açıyordu. Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına kadar vardı. Arada tek bir adam kaldı. Ona da “Yer aç” deyince adam:

– İşte yer buldun, otursana, dedi. Sâbit kızarak onun arkasında oturdu. Ortalık ağarınca Sâbit adamı işaret ederek ve alaycı bir şekilde:

– Bu da kim? dedi. Adam:

– Ben falanım, dedi. Bunun üzerine Sâbit:

– Haa, falan kadının oğlu mu?! dedi.

Câhiliye devrinde kötü görülmüş bir kadının adını andı. Adam boynunu büktü, utandı.5

Ebû Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olmuştu, bazı kimseler ona “İkrime, bu ümmetin firavununun oğlu” demişlerdi, bu da onun gücüne gitmiş, Resûlullah’a şikâyet etmişti.6

Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldiğinde bazı kişilerin iki ya da üç adı vardı ve bunlardan bazılarıyla çağrılmak hoşlarına gitmezdi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumu bilmediğinden, onlardan birisine böyle bir isimle seslenince etrafında olanlar: “Ey Allah’ın elçisi, o adam, bu adla çağrılmasına kızıyor.” dediler ve işte bunun üzerine “Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın…” âyet-i kerimesi nazil oldu.7

Bu sebeb-i nüzûl hâdiselerinin hepsi de doğru olabilir. Âyet, bu rivâyetlerde anlatılan hadiselerden sadece birisi için veya hepsi için de inmiş olabilir. Yani bu hadiselerin her birisi meydana gelmiş, daha sonra da bütün bu hâdiselerle ilgili olarak âyet inmiş olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

Alay Etmeyin

“Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin.”

Hucurât Sûresi, mü’minler arasındaki kardeşliği bozabilecek câhilliklerden onları sakındırmakta ve kısaca tefsirini yapacağımız bu âyette onlara hayatlarını şekillendirecekleri edep dersleri vermektedir.

Âyetteki “alay etmesin” şeklindeki ifade ile sadece sözle yapılan alay değil; bir kimsenin taklidini yapmak, sözleri, davranışları, tipi, giyimi vs. özellikleriyle eğlenmek veya bunlarda bir kusur, ayıp bulup buna başkalarının dikkatini çekmek şeklindeki bütün davranışlar kastedilmektedir. Burada esasında bir kimsenin ne şekilde olursa olsun, bir başkasını alay konusu yapması yasaklanmaktadır. Çünkü başkalarıyla alay eden bir kimse, başkalarını zelil ve hakir görme konumunda olduğu vehmine kapılır. Kendisinin diğer insanlardan daha büyük olduğunu düşünür. Dolayısıyla, alay konusu olan kimsenin kalbi kırılır ve bu da zamanla toplumun yozlaşmasına sebebiyet verir. İşte bu yüzden söz ve fiil ile alay edenler kötülenmişler ve bu davranışlar da katiyen yasaklanmıştır.8

Asrımızın büyük âlimlerinden Vehbe Zuhaylî, konu ile ilgili âyet ve hadislerden istifadeyle “bir müslümanın başka bir müslümanı hakir görüp alay etmesi kesin olarak haramdır.” demiştir.9

Âlim olmayan kimselerle alay etme yasaklanmış ve haram kılınmış iken, İslâm âlimleriyle alay etmeye gelince hüküm biraz daha farklıdır. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının hazırlamış olduğu İslâm Ansiklopedisi’nin “Elfâz-ı Küfür” maddesinde Prof. Dr. A. Saim Kılavuz: “…İslâm âlimlerine karşı tavır alıp dinin gelişmesine yönelik hizmetleri engelleyici sözler, İslâmiyet’i temsil ettiklerinden ötürü âlimler hakkında sarfedilen alaycı ve küçümseyici ifadeler” in de elfâz-ı küfür olduğunu söylemiştir. Mültekâ şerhi Mecmau’l-Ebhur’da da şöyle denilmiştir: “İslâm âlimlerine hakaret etmek ve onlarla alay etmek küfürdür.”10

Büyük müfessir Kurtubî demiştir ki, alay etmek; “hakâret etmek, horlamak ve gülünecek şekilde bir kimsenin ayıp ve kusurlarını dillendirmektir.” Ayrıca alay; “birisinin bir işini, sözünü veya kusurunu anlatarak işaret ederek veya îmâ ile yüzüne gülmekle olur.”

Diğer bir tarife göre; “bir şahsı, başkasının huzurunda gülünecek şekilde sözle veya hareketle tahkir etmek veya onunla eğlenmektir.”

Büyük müfessirlerden Râzî alay etmeyi şöyle tarif etmiştir: “Mü’min kardeşine saygı ve hürmet gözü ile bakmayıp, derecesinden daha aşağı düşürerek gerekli iltifatı yapmamaktır ki, âyetin manası; kardeşlerinizi tahkir etmeyin, küçültmeyin demektir.”11

Alay eden veya maskaralık yapan kişinin yanında, çoğunlukla gülüp eğlenecek ve bu şekilde ona arkadaşlık yapacak kimseler eksik olmaz. Bu yüzden tek kişinin alay etmesi, topluluğa dönüşerek iş giderek büyür. Onun için âyette, bir müslüman diğer bir müslümanla alay etmesin denilmemiş, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin!” buyrulmuştur.

“Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.”

Bu cümle yasaklamanın gerekçesini açıklar. Yani bu yasaklamanın sebebi sorulmak istenilirse her mü’min şöyle inanmalıdır: Olabilir ki, kendisiyle eğlenilen, Allah yanında o eğlenenden daha hayırlıdır. Çünkü insanlar yalnız görülebilen halleri bilebilirler, gizli yönleri ise sadece Allah bilebilir. O’nun yanındaysa makbul olan vicdanların ihlâsı, kalplerin takvâsıdır. İnsanın ilmi ise, onun Allah yanındaki değerini tartmaya, kalbin gizli meyillerini ölçmeye yeterli değildir. Onun için kimse dış görünüşe bakıp da gözünün kestiğini horlamaya kalkışmasın. Eğer bir kimse, Allah’ın katında vakarlı, saygılı olan bir şahsa hakâret ederse, aslında kendi nefsine büyük zulmetmiş olur.12 Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki, şu iş şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz, yani onların dediğini yapar.”13

Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler

“Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.” Âyette erkekler ile kadınların ayrı ayrı zikredilmiş olmasının sebebi, erkeklerin kadınlarla, kadınların da erkeklerle alay etmelerinin câiz olmasından dolayı değildir. İslâm’a göre birbiriyle evlenebilecek kimselerin, bay-bayan bir arada bulunup, senli benli şakalaşmaları ve başkalarıyla alay etmeleri doğru değildir. Oysa kadın ve erkeklerin birbirleriyle alay edebilmeleri için karışık dost meclislerinin tertiplenmiş olması gerekir. Bu yüzden erkekler ve kadınlar ayrı ayrı zikredilmiştir.

“Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin.” âyetinde, normalde kadınlar da erkeklerle birlikte buradaki hitabın şümûlüne girseler de, söz konusu yasaklamanın onlara şâmil olmadığı; yani kadınları kapsamadığı vehmini gidermek için yasaklama onlar için de ayrıca zikredilmiş “Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.” ve böylece yasaklama kadınlar için de vurgulanmıştır. Bu yapılırken şöyle bir üslûp kullanılmıştır: Önce erkekler hakkındaki yasaklama ayrı bir lafız olarak zikredilmiş, kadınlar hakkındaki yasaklama ise bu yasağa atfedilmiştir. Alay etmek çoğunlukla bir topluluk içinde yapıldığı için burada çokluk kipi kullanılmıştır.

Birbirinizi Karalamayın

“Birbirinizi, (kendinizi) karalamayın.”

Âyette, “Birbirinizi, yani kendinizi karalamayın” denilmiştir. Aslında kimse kendi kendini karalamaz. Fakat bir müslümanın, başka bir müslümanı karalaması, kendisini karalaması gibidir. “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”14 hadîsinde buyrulduğu gibi mü’minler yek bir vücut gibidirler. Onun için başkalarını ayıplayıp kötüleyen ve kusur arayan kimse, aslında kendi şahsını ayıplayıp kötülemiş ve kendi şahsında kusur aramıştır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Kişinin kendi ana ve babasına sövmesi büyük günahlardandır.” Peygamber Efendimiz böyle buyurunca bazı sahabiler demişlerdir ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Kişi kendi ana-babasına nasıl söver bu mümkün değildir?!” Peygamberimiz buna cevaben:”Bir kişi başkasının ana-babasına sövdüğünde, sövdüğü kişi, kendisine söverek mukabelede bulunursa, ilk defa söven kişi, sanki kendi ana-babasına sövmüş gibi olur.”15 buyurmuştur.

Hz. Âişe’nin (r.anhâ) şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) bir adamın taklidini yaptım, şöyle buyurdu: “Bana şunlar şunlar dahi verilecek olsa bir adamın taklidini yapmak hoşuma gitmez.”16

Başka bir rivâyete göre Hz. Âişe: “Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye -eliyle işaret ederek- şöyle bir kadındır, yani o kısa bir kadındır.”, demiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona şöyle karşılık vermiş: “Sen öyle bir söz söyledin ki, eğer bu denize katılacak olsa onu bile bulandırırdı.”17

Bir Müslümanı küçük görmek, horlamak, aşağılamak insan için şer ve kötülük olarak yeter. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.”18

Çünkü müslümanı tahkir etmek, Allah’a karşı saygısızlığın bir sonucudur. Müslüman olmayanların müslümanları hor görmesini anlamak kolaydır. Asıl zor ve anlaşılamaz olan, müslümanın müslümanı herhangi bir sebeple küçümsemesidir. Hadîs-i şerif de öncelikle müslümanları uyarmakta ve “Müslümana, müslüman kardeşini küçük görmesi şer olarak yeter, başka kötülük aramasına gerek yoktur.” diye ifade edilebilecek çok ciddî bir tehdit anlamı taşımaktadır. Evet müslümanı hor hakir görmek, küçümsemek, aşağılamak büyük günahtır.19

Birbirinize Kötü Lakaplar Takmayın

“Birbirinize kötü lakaplar takmayın.” Yani birbirinizi kötülemek için kötü lakap takarak da çağırmayın.

Âyette geçen  Elkâb kelimesi,  Lakab kelimesinin çoğuludur. Lakab ise; övmeye veya kötülemeye işaret eden isim veya vasıftır. Kötülüğe işaret eden lakaplar çirkin lakaplardır.

velâ tenâbezû âyetindeki nebz ise, kötü lakap takmak mânâsına olduğu için burada yasaklanan lakaplar, kötü lakaplardır. Yoksa karşıdakinin haline uygun olarak övgü ve saygıyı ifade eden güzel lakaplarla anmak yasak değildir. Âyette yasaklanan, kişinin gücüne gidecek bir lakap ile çağırılmasıdır. Sözgelimi bir kimseye fâsık ve münâfık diye hitap etmek. Topal, âmâ ve tek gözlü olan özürlü kimselere isim takmak. Bir kimseye kendisinde, anne-baba veya ailesinde bulundurduğu bir ayıbı dolayısıyla lakap takmak. Ya da bir Müslüman’a önceki dinine (Yahudilik, Hıristiyanlık vs.) dayanarak bir ad vermek. Veyahut bir gruba, bir aileye, bir kabile ve sülaleye kendilerinde bulunan bir kusuru ortaya çıkaran bir isim takmak vs.

Ancak zâhiren güzel olmasa bile kötülük kastedilmeksizin ifade edilen lakaplar bundan müstesnadır. Çünkü bu lakaplar sadece o kimseleri tanımak için kullanılır. Bir kimsenin kendisinin kötü kabul etmediği bir lakapla meşhur olması durumunda böyle lakapların o şahıs için kullanılması caizdir.

Kötü Lakaplarla Çağırmanın Hükmü

Bir Müslüman’ın, Müslüman kardeşine “fâsık”, “münâfık” diye hitap etmesi veya müslüman olan birine “Yahudi” veya “Hıristiyan” demesi yahut bir kimseye “köpek”, “eşek”, “domuz” diye hitap etmesi gibi kızdırıcı kötü lakaplar takması doğru değildir. Aksi halde sözü geçen ifadelerle hitap eden kişi ta’zîr20 cezasına çarptırılır. Âlimler, ister kendisinin veya babasının, isterse annesinin veya kendisine nispet edilen herhangi bir şahsın bir vasfı olsun, bir insana hoşlanmadığı bir lakabın verilmesinin haram olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.21

Bu âyetle, inananların birbirlerini çirkin lakaplarla çağırmaları yasaklanmış ve bu davranış tövbe edip vazgeçilmesi gereken fâsıklık kapsamında sayılmıştır.

Âyette geçen ve lâ tenâbezû, “lakap takmayın” fiili, bu işin birden fazla kişi arasında olduğunu gösterir. Bu kelimenin kullanılmasının sebebi şudur: Onlardan her biri diğerine hemen kötü bir lakapla mukabelede bulunur. Yani, bir kimseyi kötü lakapla çağırma, onun da aynı şekilde mukabelede bulunmasına yol açar.

Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin hâkim olması için bu tür hareketlerden uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir mü’minin başka bir mü’mini kötü adla anması “fâsıklık” olarak nitelenmekte, bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zâlim olarak zikredilmektedir.

İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması ne fena bir şeydir!

“İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir!”

Bu âyet iki şekilde anlaşılmaya müsaittir:

Yasaklanan fiil ve davranışları işleyenler fâsık (günahkâr, yoldan çıkmış) olurlar; bu nitelik de bir mü’mine yakışmaz. Yani imandan sonra bu yasaklanan şeyleri; alay etmeyi, ayıplamayı ve kötü lakap takmayı işleyenler, fısk yapmış ve böylece kendilerine fâsıklığı uygun görmüş olurlar. Hâlbuki imandan sonra fâsıklık veya fısk ile anılmak ne fena bir anılma, ne çirkin bir adlandırılmadır. Bundan dolayı inanan biri bunu kendine uygun görmediği gibi diğer mümin kardeşlerine de uygun göremez-görmemelidir.

Bir kimse iman ve tövbe ettikten sonra onu yine eski dini (Yahudilik, Hıristiyanlık, Budistlik, Komünistlik, Ataeistlik vs.) ve günahı ile anmak çirkin, yersiz ve yakışıksızdır. Yani mü’min bir insana fâsık demek yahut ona fısk gereği olan kötü isimler takmak ne kötüdür. Kötü lakaplar ancak fâsıklara yaraşır. Mü’mine fâsık denmez, kötü lakap takılmaz. Yahut kötü lakap takmak fâsıkların işidir. Mü’minlerin birbirlerine böyle kötü lakaplar takması yakışık almaz.22 Bu hususta Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hiçbir kişi başka birine fısk (sapıklık) isnadıyla ‘Ey fâsık!’ diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnat edemez. Şayet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi olmazsa bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner.”23 buyurmuşlardır.

Kim tövbe etmezse işte onlar tam zâlim kimselerdir

“Kim tövbe etmezse işte onlar tam zâlim kimselerdir.”

Asrımızın fıkıh ve tefsir âlimlerinden Vehbe Zuhaylî’ye göre, Allah’ın yasak kıldığı bu üç davranıştan dolayı (alay etme, ayıplama, kötü lakaplarla çağırma) tövbe etmeyen kimseler zâlimlerdendir. Âsîlerin burada zulüm sıfatıyla vasfedilmelerinin sebebi şudur: Bir kimsenin yasak olan şeyi yapmada ısrar etmesi küfürdür.24 Zira yasaklanan bir hususu emredilen bir şeymiş gibi yapması sebebiyle bir şeyi konulması gereken yerin dışında başka bir yere koymuş olmaktadır.25

“İşte onlar tam zâlim kimselerdir.” İtaatten sonra isyan etmeleri ve kendi nefislerini azaba maruz bırakmaları yüzünden başkaları değil de, nefislerine zulmedenler bizzat onlardır. Çünkü onlar, itaat yerine isyanı tercih ederek zulmetmiş; imandan sonra fıska bulaşarak kendini azaba müstehak kılmış bedbaht kimselerdir.

Sonuç

Hucurât Sûresi’nin kısaca tefsirini yaptığımız bu âyetinde mü’minlere, bir toplumun bireyleri arasında zedeleyici bir nitelik taşıyan “alay etme, ayıplama, kötü lakap takma” fiilleri yasaklanarak, daha büyük kötülüklerin oluşması engellenmiştir. Gerçekten de bunlar, insanlar arasında onulmaz yaralar açan ve başka sebeplerle birleşip, toplumda fitnenin oluşmasına sebep olan sârî hastalıklardır. Onun için inanan kimselerin bu çirkin fillerden mutlaka kaçınmaları gerekmektedir.

DİPNOTLAR

Sâbûnî, Safvetü’t-Tefâsîr, Hucurat Sûresi, Tefsîru Âyâti’l-Ahkâm, Beyrut 1982, 2/477; Vehbe Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, Hucurât Sûresi; İbrâhîm Kattân, Teysîru’t-Tefsîr, Hucurat Sûresi; eş-Şîrâzî, Nâsır Mekârim, el-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münzel.
Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Taberî, Câmiu’l-Beyân, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri; Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, Demâm 1991, s. 393.
Vâhidî, a.g.e., s. 393; Kurtûbî, el-Câmiu liahkâmu’l-Kur’ân, Hucurât Sûresi 11. Âyetin tefsiri.
Kurtûbî el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri; Vâhidî, a.g.e., s. 393.
Kurtûbî, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Ebu Davud, Edeb 71; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, Hucurât, 49/3.
Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Vehbe Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Abdurrahman bin Muhammed, Mecmau’l-Enhur fi Şerhi Mülteka’l-Ebhur, İhyâu’t-Turâsi’l-Arabî, h.1319, 1/695.
Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Müslim, Birr, 138, Cennet, 48; Tirmizî, Menâkıb, 55; İbn Mâce, Zühd, 4.
Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.
İbn Hıbbân, Sahîh, 2/143.
Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme 51.
Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme 51; Ebû Dâvud, Edeb 40.
Müslim, Birr 32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18; İbni Mâce, Zühd 23.
Yaşar Kandemir vd., Riyâzü’s-Sâlihîn tercüme ve şerhi, İstanbul 2001, 6/581-583.
Ta’zîr cezası: Hakkında belli bir dînî ceza olmayan, suça ve şahsa göre değişen, hâkim tarafından belirlenen tenbîh (uyarma), ihtâr, hapis ve dövmek gibi cezâlarla cezâlandırma.
Vehbe Zuhaylî, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Elmalılı, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.
Buhârî, Edeb 44.
Zuhaylî böyle dese de, Ehl-i Sünnet’in görüşü böyle değildir. Ehl-i Sünnete göre: Büyük günah işleyen kimse, kâfir olmaz. Kul, işlediği günahla Allah’a itaatten çıkmış, isyan etmiştir. Ancak, imandan çıkmamıştır. Ancak işlenen günah, günah olduğu inkâr edilir ve günah hafife alınarak işlenirse o takdirde iman yok olabilir. Çünkü küfür imanı yok edicidir. Bkz. İmâm-ı A’zâm, el-Fıkhu’l-Ekber, (İ.A’zâm’ın Beş Eseri, trcm. Mustafa Öz), İstanbul 2010, s.55; Nûreddin es-Sâbûni, Mâturîdiye Akaidi, (trcm. Bekir Topaloğlu), Ankara 1978, s.167-168.
Vehbe Zuhaylî, Hucurât Sûresi 11. âyetin tefsiri.

Category: Genel

Bir Cevap Yazın